Zübeyde Nisa Karabacak: Herkese merhaba, hoş geldiniz. Benim babam, çiftçi. Bu yüzden de doğayla iç içe büyüdüm, ben. Aynı zamanda çok iyi bir bahçıvan ve bugün, bu konuşmayı onun karşısında yaptığım için kendimi çok şanslı hissediyorum, ben şu anda. Heyecanımın aslında büyük çoğunluğu da bu yüzden. İnsanlar da, diğer tüm canlılar gibi doğanın bir parçasıdır. Ve bu sebeple insanların hayatları, dört mevsimden oluşur aslında. Sonbahar, kış, ilkbahar ve yaz. Hepimizin, kendini duvara tosladığı ve ‘artık bu bardağı taşıran son damlaydı’ dediği anlarımız vardır.

Çok güzel giderken aniden biten bir ilişki, çok sevdiğimiz birinin sonsuz vedası, çok çalıştığımız halde –gecelerce çalıştığımız halde- bir sınavda başarısız oluşumuz ya da çok başarılı olduğumuz bir işi aniden kaybetmemiz. Daha da kötüsü, hiç beklenmedik anda gelen hastalıklar gibi. Yani herkesin başına gelebilecek, her türlü olumsuz durum. Aslında bütün hikaye, burada başlıyor. Bu noktada, olaylara nasıl baktığımız ve sonraki süreçte nasıl bir yol izlememiz gerektiğine karar verdiğimiz, o an. O anda olayın karamsarlığına gömülüp, isyan edip, vazgeçip ışığa sırt çevirmek mi?

Yoksa böyle olması gerekiyormuş teslimiyetinin duru sakinliğiyle var gücümüzle savaşmaya karar vermek mi? İşte tam da o anda yaptığımız seçim, hikayenin seyrini değiştiriyor. Çünkü zemin ne kadar karanlık, sayfalar ne kadar siyah olursa olsun, eğer düşüncelerimiz duru ve aydınlıksa, yazdığımız yazılar, o kadar beyaz ve okunaklı olur. Az önce dört mevsimden bahsetmiştim. Doğa, baktığımızda görmesini bilene en doğru rehberdir. Ben babamdan böyle öğrendim çünkü. Bir ağaç düşünün; sonbahar geldiğinde bütün yapraklarını döküyor ve sonrasında kışın sert ayazına karşı çırılçıplak, bir başına mücadele veriyor.

Ben, hiç yaprakları döküldü diye bağırarak küsen bir ağaç görmedim. Siz gördünüz mü? Sanmıyorum. Küsmez çünkü bilir, bahar yeniden gelecek. Kırılan dallarının, dökülen yapraklarının yerine yenileri yeşerecek. Toprak mesela… Kışın soğuğunu, ayazını, karı sineye çekmeden daha verimli olabilir, bir toprak. Ya da o karı, o yağmuru yemeden içindeki tohumları nasıl yeşertebilir ki? Muhtemelen birçoğunuzun duymuş olduğu, benim hikayelerine hayran olduğum; somon balıkları. Onların, çok güzel bir hikayesi var.

Somon balıkları, zamanı geldiğinde nesillerini sürdürebilmek için kilometrelerce akıntının tersine yüzerler. Ve dalgaların bedenlerine verdiği darbelere, yorgunluğa rağmen küçücük bedenlerinden çok daha büyük bir inançla mücadele gösterirler ve yolculuklarını tamamlarlar. Düşündüğümüz zaman aslında biz de öyle değil miyiz? Acılarımız kadar, yaralarımız kadar güçlü ve dirayetliyiz aslında. Yaşam içerisinde birçok olay ve durumla karşı karşıya gelebiliriz. Ancak mühim olan, karşılaştığımız olay ya da durumdan ziyade, onlara karşı duruşumuzdur.

Bunu şöyle bir örnekle açıklamak istiyorum. Kaynayan bir su düşünün. Bu su, patatesi yumuşatırken diğer taraftan aynı su, yumurtayı sertleştiriyor. Koşullar aynı ama tepkiler farklı. Demek ki neymiş? Demek ki önemli olan koşullar değil, bizim ne olduğumuzmuş. Koşullar, çünkü bize sadece sınırlarımızı hatta bazen öyle anlar gelir ki; sınırsızlığımız öğretir. Açılan yaraların, verilen kayıpların beraberinde bizleri, yeni baharlara, açılacak yeni kapılara, belki de çok daha güzel başlangıçlara hazırlar, koşullar.

Bu noktada, kendimle alakalı bir örnek vermek istiyorum. Ben 26 yıl boyunca işlerimin çoğunluğunu sağ elimle yaptım. Reflekslerimi sağ elimle verdim ve sağ elimle yazı yazdım. Zorunda olmadıkça anlayacağınız, sol elimi pek kullanmadım. Ama 26 yıl sonra, sağ elimi kaybetmemin ardından sol elimin hatta ayaklarımın ne kadar yetenekli olduğunu fark ettim. Daha önce sağ elimle resim çizmekle alakalı bir deneyimim olmadı.

Muhtemelen fırça bile tutmamışımdır, hatırlamıyorum. Ama şimdi sol elimle resimler çizebiliyorum. Hatta çok daha fazlası ve bir süredir fark ettiğim bir şey var. Daha önce sağ elimle yaptığım birçok şeyi, şu an ayaklarımla yapabiliyorum. Çünkü koşullar, bunu gerektirdi. Koşullar bana, sınırlarımı zorlattırdı. Hepinizin bilmiş olduğu, toplum tarafından kültleşen bir söz var, ben çok seviyorum onu. Öldürmeyen acı, güçlendiriyor, arkadaşlar. Ben bizzat test ettim, onayladım.

Bazı şarkılar, bazı kitaplar, bazı insanlar yaşamımızda üzerimize serpilen peri tozu gibidir. Bu insanlar, hayatın aslında bize armağanıdır ve asla tesadüf olarak girmezler, hayatımıza. Bu insanlardan bir tanesiyle bir gün sohbet ederken bana şöyle bir şey dedi. Dedi ki; bundan yıllar önceki halini, şurada düşün ve hayal et. Ne görüyorsun? Aslında asıl sorduğu soru, şuydu; ‘yıllar önce, bu kadar şey yaşamadan önceki senle şimdiki sen arasındaki fark ne’ ya da ‘neydin, ne oldun?’ Düşündüm, yani evet ben, çıkan sonuçtan şu anda memnunum.…

Yani dört dörtlük bir insan değilim ama daha iyi bir insan olmak için çabalıyorum. Daha iyi kazanımlarım oldu, hayatla alakalı. Tecrübe edindim. Piştim, yaşadıklarımla birlikte. Şimdi bunu sorgularken bir noktada canım acıdı. Çünkü beni, bu hale getiren, yaşadıklarım. O zaman ben, bunların hepsini iyi ki yaşamışım. İnsanlar, bazen eksildiğini zannettiği yerde çoğalabiliyormuş. Ya da bizler, o anda yara aldığımızı zannederiz ama aslında iyileşiyoruz. Çünkü bizler, en çok canımızın acıdığı noktada buluyoruz, şifamızı.

Ve genelde en dibe çöktüğümüz anda başlıyor, büyük sıçrayışımız. Hepimizin de bilmiş olduğu gibi gecenin en karanlık anının ardından geliyor, güneşin doğuşu. Yeter ki bizler, iyileşmeyi, düşsek bile üzerimizdeki tozu silkeleyip kalkmayı isteyelim. Yeter ki içimizde var olan ve bize bahşedilen, o gizli gücü keşfedelim. İstemek çok önemli. “Zoraki atılan her adım, geriye dönüşün başlangıcıdır”, der bir hocam. Burada yine bir yumurta örneği vereceğim. Bir yumurta düşünün; eğer bu yumurta, içeriden kırılırsa orada bir civciv ‘hayata merhaba’ der ve orada bir yaşam başlar.

Eğer yumurtaya yapılan müdahale dışarıdan gelirse ve yumurta dışarıdan kırılırsa orada yaşam sonlanır. Bu bakımdan attığımız adımların, verdiğimiz kararların ve isteklerimizin yaşamı devam ettirebilmesi adına, en içeriden gelmesi gerekir. Bizler, robot değiliz. İnsanız. Elbette ki yorulduğumuz, artık böyle yaşadıklarımızdan gücendiğimiz, güçsüz hissettiğimiz zamanlarımız olacak. Hatta böyle, öyle bir zamana geliriz ki… Öyle bir an yaşarız ki; böyle elimizden gelse bütün herkesten, her şeyden uzaklaşmak isteriz. Kaçarız.

Ben, kendim, bizzat kaçtım. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Sonrasında kendimizi, o büyük çöküşe, kendi ellerimizle mahkum ediyoruz. O yüzden iyisi mi… Bu sadece benim tavsiyem. İyisi mi; sorunumuz, derdimiz her neyse, daha yolun başındayken onunla yüzleşip, yolun sonraki kısmını daha sağlıklı belirleyebilmek. Ben, hayatı hep mavi olarak tanımlarım. Hayat, yaşadıklarımla beraber mavinin her tonudur, benim için. Bazen öyle bir şey yaşarız ki; hayat, gökyüzü… Bazen öyle bir şey yaşarız ki; denizin dibi hatta en dibi.

Ama hayat, her koşulda mavidir. Hayat, her koşulda hayattır. Hayat, her koşulda tim ihtişamıyla devam eder ve hayat, her koşulda yaşamaya değer. Şimdi bizler, bu noktada, sonbaharda yaprağı dökülen bir ağaç olamayacak mıyız? Bizlerin de yeniden gelecek olan baharı, kırılan ya da dökülen yapraklarımızın yerine yenilerinin yeşereceğini…

Gelecek olan, içimizi ısıtacak olan yazı, güneşi sizce de hatırlamamız gerekmez mi? Yaşadığımız büyük ya da küçük, bu her ne olursa olsun… Bunlar, aslında büyük resmin bir parçası. Ve bu sebeple bunlar, bizi biz yapan şeyler. Biz bunu kabul etsek de, kabul etmesek de bu böyle. Şimdi kurduğum bu cümlelerin, anlattıklarımın bir sebebi vardı herhalde, diye düşünüyor olmalısınız.

Haklısınız.

Uzmanın Megareform profil sayfasını incelemek için ; Nisa Karabacak

Kendisinin Instagram hesabını görmek için buraya tıklayınız.